9 Mart 2010 Salı

The Road


Cormac McCarthy'nin 2006 yılında yazdığı ve aynı yıl James Tait Black Memorial Prize ve 2007'de de Pulitzer gibi son derece prestijli ödüller alan kitabının sinema uyarlaması olan bu film bir başyapıt.

Filmden bahsetmeden önce kitaptan bahsetmek daha yararlı olabilir. Yazarın son derece basit ve anlaşılır bir hikayeyi anlatırken kullandığı dilin şiirselliğinden bahsetmeden filmin neden bu kadar başarılı olduğunu anlatmak kolay değil. Kitabın böyle yalın ama rahatsız edici, yıpratıcı, umutsuz ve karanlık anlatımını sinemaya bu kadar başarılı taşımaktaki ustalıkları sebebiyle hem yönetmene hem de oyunculara şapka çıkarıyorum.

Baba rolündeki Viggo Mortensen (Aragorn, Lord of the Rings) çok büyük bir işe imza atmış. Çocuk rolünde Kodi Smit-McPhee ise performansıyla bundan sonra televizyondan sinemaya geçiş yapmayı garantiliyor.

Bu film nükleer savaş, buzulların erimesi, ozon tabakasının delinmesi, uzaylıların istilası gibi nedenlerle dünyanın sonunun anlatıldığı bir film değil. Bu film bir babanın oğluna olan sevgisinin çok korkunç bir arka plan üzerinde gösterimi. Eğer bir ebeveynseniz ,eminim bu filmi seyrettikten sonra siz de bir an önce çocuğunuza sarılmayı isteyeceksiniz.

4 Mart 2010 Perşembe

The Wire


Tek kelimeyle muhteşem. Bugüne kadar seyrettiğim en gerçekçi dizi. Uyuşturucu kaynaklı suç dünyasının pençesinde giderek çaresizleşen Baltimore'da suçlular ve onlarla mücadele etmeye kalkışırken boylarını çok aşan sularda hem kariyer hem de gerçek anlamda hayatta kalmaya çalışan polislerin hikayesi hem gerçekliği hem de sürükleyiciliğiyle tüm zamanların en iyisi sıralamamda daima yer alacak.

5 sezonluk dizide her bölüm öncesiyle ilişkili, ve hikaye 5 sezonun sonunda net olarak bitiyor. Bu kadar güzel ve başarılı bir dizinin kendi adıma en beğendiğim yönlerinden biri de, "bittiğinde belki yarın öbür gün devamını çekeriz" diyerek bazı konuların yarım yamalak bırakılması gibi bir ucuzluğa gidilmemiş olması.

Dizi suç dünyasını en temel elementlerinden en karmaşık ilişkilere kadar son derece tarafsız ve çıplak bir şekilde incelerken, bu dünyanın herhangi bir tarafında yer alan karakterlerin hiç birine bir kahraman ya da anti-kahraman rölünü biçilmemiş olması, ve buna karşın her karakterin içinin son derece iyi doldurulmuş olması diziyi diğerlerinden ayıran en önemli unsur.

Cops adlı reality show'u bir sirk gösterisi gibi bırakacak kadar gerçek, hem mükemmel bir belgesel objektifliğinde hem de sayfalarını yutarcasına okuduğunuz bir kitap sürükleyiciliğindeki dizinin tüm oyuncuları sanki kendilerini oynar gibi çok üstün bir performans sergiliyor. Dizideki oyuncular arasında tanıdık simalar olmasına karşın çok büyük yıldız olarak görür görmez ismi hemen aklınıza gelecek kimse yok.

Dizi suç, suçlu, toplumu korumakla ve yasaları uygulamakla görevli olanlar, politikacılar, kısaca yasama yürütme ve yargının tamamına çok cüretkar bir tarafsızlık perspektifinden yaklaşıyor. Her bölüm yukarıdaki kavramlarla ilgili kendi değer yargılarınızı gözden geçirmenize sebep olacak birer tokat niteliğinde. Bunu yaparken de Law&Order ve türevleri gibi bütünüyle izleyici beğenisi bazlı ya da buna rağmen eklenen yapay aykırılıklar kullanılmaması dizinin samimiyetiyle sizi tamamen içine çekmesini sağlıyor.

Diziyle ilgili tek sıkıntı alt yazılarda başka bir senaryo yazıldığını düşünmenize sebep olacak kadar başarısız çevirilerin olması. Diziyi orijinal dilinde seyretmenizi hararetle tavsiye etmekle birlikte bunun hiç de kolay olmadığını belirtmeliyim. Çok fazla ve ağır argoya kulağın alışması biraz zaman alabiliyor.

Bu diziyi ancak daha fazla övmek için satır harcayabilirim. Herkese mutlaka seyretmesini öneriyorum.

Californication




Yazdığı tek romanla efsaneleşmiş, içindeki çocuğun hayatını yönettiği, hayatını bildik sosyal kuralların mümkün olduğunca dışında yaşayan Hank Moody'nin hikayesinin anlatıldığı bu diziden çok keyif alacağınızı düşünüyorum.

X-files sonrası denediği filmlerde asla aynı başarıyı yakalayamamış olan David Duchovny, Hank Moody rolüyle hedefi tam 12'den vurmuş. Dizide hemen hemen önüne gelen her kadınla yatan Hank Moody rolündeki aktörün gerçek hayatta da seks bağımlılığı tedavisi gördüğü haberleri çıkmıştı. Hank Moody'nin asla evlenmediği tek gerçek aşkı ve çocuğunun annesi rolünde Ronin filminden tanıdığımız Natascha McElhone var.

İlk bakışta sorumsuzluk abidesi olarak görülen Hank Moody'nin aslında içinde mükemmel bir baba ve eş olma isteğini, iradesini ve bunun gerçekleşmesini engelleyen gerçek hayatın getirdiği bazen komik bazen trajik olayların işlendiği dizide daha ilk bölümden bir Hank Moody hayranı olmamak mümkün değil. Ultra cool bir karakter portresinde mükemmel bir performans sergileyen David Duchovny'yi bu rolle buluşturan casting'den kim sorumluysa buradan kendisine kocaman bir alkış...

Aslında aile değerlerine ilişkin muhafazakarlığın yüceltilmesine karşın, eskilerin tabiriyle ismiyle müsemma bu dizinin ülkemizde şifresiz herhangi bir kanalda yayınlanması bu yüzyılda olası görünmüyor.

Diziyi seyrederken dizideki karakterlerin kendilerini içinde buldukları durumlara çoğu zaman "Yok artık!" diye tepki verseniz de bu tepkinizi hep bir sonraki sahnede daha yüksek sesle dile getireceğiniz ve cult olma yolunda hızla ilerleyen bu çok eğlenceli diziyi şiddetle tavsiye ediyorum.

3 Mart 2010 Çarşamba

From Paris with Love


Luc Besson'un yapımcılığını üstlendiği kendi hikayesinin klişelerle doldurulmuş bir film olduğunu hemen baştan söyleyelim. Kural tanımaz iş bitirici süper ajan Charlie Wax'ı John Travolta ve zeki, hırslı ve acemi ortağı James Reece rolünde de Tudors'tan tanıdığımız Jonathan Rhys Meyers oynuyor. Bu tür basmakalıp partnerlikler üzerine yapılmış filmlerindeki tüm sıradan unsurların ardarda dizildiği bir yapım. Daha önce çok daha başarılı işler çıkarmış olan yönetmen Pierre Morel'in bu filmle gurur duyduğunu sanmıyorum.

Filmde orta sınıf Amerikalılar'ın hoşuna gidecek Fransızları aşağılama, başına buyruk ve ortalığı kasıp kavuran Amerikan ajanları, uyuz politikacılar ve kaprisleri, havada uçuşan mermiler ve Amerikalılar'ın tepelediği uzak doğulular ve Afgan/Pakistanlılar gibi pek çok ortak bayağılığı tatmin edecek sahneler mevcut.

Filmin akışı ise yine çok sıradan. Kahramanların amacının ne olduğu ortaya çıktıktan sonra tüm olacakları ve sahneleri tahmin etmekte hiç zorlanmayacaksınız çünkü benzer filmlerden şimdiye kadar düzinelerce görmüş olmalısınız. Sürekli yüksek tutulmaya çalışılan tempoya karşın filmde adrenalin salgılanmasını sağlayan bir bölüm yok.

Filmde aslında kötü bir performans sergilemeyen John Travolta'nın üzerine yapıştırılmaya çalışılan Pulp Fiction cool'luğu bile eğreti duruyor. Bu filmin Tudors'takinden bile daha zayıf bir performans sergileyen Jonathan Meyers için bir çıkış filmi olması zor.

Blockbuster'dan 1 dolara kiralayıp evinde seyredecek olan orta sınıf Amerikalılar için hoşça vakit geçirme aracı olabilecek bu vasat altı film için sinemaya gitmeye değmez.

Chuck


Sunduklarının ötesinde bir bağımlılık yaratmayı başaran bu dizi için pamukşeker, sabun köpüğü ya da kısaca geyik diyebiliriz! İstemeden kendini dünyanın en tehlikeli gizli servislerinin hedefinde olan bir ajan kimliğinde bulan Charles Bartowski'nin (Zachary Levi) öyküsünü anlatan bu komedi dizisi kahkaha attırmaktan çoğu zaman uzak olmasına karşın dizideki nerd/loser Chuck'a sempati duymamak mümkün değil.

Dizi farkettirmeden izleyiciyle bir bağ kuruyor. Nesini beğeniyorsun da seyrediyorsun diye soranlara verilecek, bir kerede pat diye sayılacak 10 maddelik bir liste yok. Dizide acemi ve beceriksiz yarı ajan yarı sivil Chuck'ı korumakla görevli Sarah Walker (Yvonne Strahovski) genel olarak dizinin hitap ettiği genç izleyici kitlesinin hayranlığını hemen kazanacak fiziğinin tam bir rating silahı olarak kullanılması bile aynı yönetim kullanıldığı başka dizilerde iticilik yaratırken bu dizide tam da istenilen etkiyi yaratıyor. Chuck'ın diğer korumalığını üstlenen John Casey ise Reagan aşığı muhafazakar asker rolünde Holywood'a sülalece kapağı atmış Baldwinler'den Adam Baldwin.

Bu aksiyon/komedi dizisinin aksiyon ve romantizm parçaları bu üçlü üzerine kuruluyken komedi kısımları Chuck'ın normal yaşantısındaki nerd/loser çalışma arkadaşları tarafından üstlenilmiş durumda ve bunda oldukça başarılılar. Çok farklı kaynaklardan beslenen ve geniş bir yelpazede sunulan espriler bazen çok zekice ve ince, bazen de Recep İvedik tarzında karşınıza çıkabiliyor.

Dizideki en başarılı noktalardan biri de dizinin müzikleri. Giriş müziğinden çok başarılı bir telefon melodisi olmasının yanı sıra her bölümde çalan farklı parçalar da çok özenle seçilmiş.

Dizinin 1. sezonunun final bölümü 3 boyutlu olarak yayınlanmış ve dizideki tekno nerd/geek alt yapısı ve izleyici kitlesinin beyin dalgalarıyla çok iyi bir uyum yakalanmıştı. Dizinin 2. sezonu bittiğinde küresel ekonomik kriz nedeniyle diziye uzunca bir ara verilmiş ve yeni sezonda kadronun azaltılacağı dedikoduları dolaşmıştı. Ancak tam tersine 3. sezonda garip bir tesadüfle son Superman Returns filminden tanıdığımız Brandon Routh ve Superman'in gençlik yıllarını anlatan Smallville dizisinden Kristin Kreuk katıldı. Chuck ve Sarah arasındaki problematik ilişkinin başka yönlere doğru gitmesini deneyen yapımcılar, Chuck-Sarah çifti fanatiklerinin diziyi boykot etmeye varan tepkilerini görünce diziye kısa bir ara daha vererek tekrar eski rotasına oturtmak için bir orta yol bulmuş gibi görünüyorlar.

2 Mart 2010 Salı

Criminal Minds

Bu diziyi seviyorum... Her ne kadar bazı bölümlerinde kendini tekrarladığını düşünsem de Criminal Minds, CSI ve türevleri meraklıları için oldukça sürükleyici ve tatmin edici. Özellikle son iki sezonda hikayelerin devamlılık göstermesi, suçlu profillerinin de zekadan yoksun birer zavallı olarak çizilmesi yerine en az takım üyeleri kadar zeki ve yaratıcı hazırlanması ile seyredilebilirliği çok daha fazla arttı.

Son dönemde karakterlerin özel yaşamına dair yeni ve bir o kadar heyecanlı gelişmeler yaşanması ile hayran kitlesini sevindiren Criminal Minds şu anda 5 sezonunda.

2.sezonun sonunda yaşanan karmaşayla birlike SSA Jason Gideon'un (Mandy Patinkin) diziden ayrılması, hem de takımın çok önemli bir üyesi iken ayrılması bende de herkeste olduğu gibi şok etkisi yaratmıştı. Takımın beyni konumundaki Gideoun'un ayrılması ile çoğu şeyin aynı olamayacağını düşünenler aynen benim gibi yanıldılar. Onun yerine gelen, yıllar önce aynı görevde çalışmış fakat emekli olmuş, David Rossi (Joe Mantegna) karakteri diziye farklı bir hava kattı. Konusunda uzman olan, davranış analizleri hakkında kitapları, dolayısı ile birçok da hayranı bulunan Rossi'nin, ilk bölümlerde ekibe uyumda her ne kadar zorlandığını düşünsem de ilerleyen bölümlerde ekiple oldukça kaynaşmış olduğu görülüyor.

BAU ekibinde en göze çarpan SSA Dr.Spencer Reid karakteri ile karşımıza çıkan Matthew Grey Gubler. Özel yetenekleri, inanılmaz hafızası ve zekası ile vakalar çıkmaza girdiğinde çıkış yolu olarak kullanılan süper bir yetenek. Dizide insan ilişkilerinde çok başarısız bir profil çiziyor gibi görünse de en çok sevilen karakter olma yolunda ilerliyor bence..

Dizi severlerin yakından hatırlayacağı Dharma&Greg'de yakışıklı Greg Montgomery rolünü oynayan ve hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip olan aktör Thomas Gibson da dizide Unit Chief Aaron Hotchner olarak karşımıza çıkıyor. Ona eşlik edenler; takımın basın ilişkilerini yürüten ve yeni vakaların seçiminde rolü olan SSA Jennifer "JJ" Jareau (A.J. Cook), sert ve sevimsiz görünmesine rağmen seyircileri etkilediğini düşündüğüm SSA Emily Prentiss (Paget Brewster; takımın en dinamik üyesi, benim "atılgan" diye tanımladığım SSA Derek Morgan (Shemar Moore) ve sevimli olup olmadığına 5 sezondur seyretmeme rağmen hala karar veremediğim Analyst Penelope Garcia (Kirsten Vangness).

Amerika'da CBS kanalında her çarşamba yayınlanan Criminal Minds yeni bölümü (Mosley Lane) ile 3 martta 20 günlük kısa bir aradan sonra yayınlanacak. BAU takımını türünün meraklılarına şiddetle tavsiye ederim..

Spartacus: Blood and Sand

Yeni bir dizimiz var, Spartacus: Blood and Sand. Roma İmparatorluğu başlı başına yapımcılar için bir hazine. Daima iyi kötü bir izleyicisi olan tarihin bu döneminden akılda kalan bir kaç isimden biri de Spartacus. Başkaldırının timsali olan bu kahramanın öyküsü Holywood tarafından daha önce defalarca işlenmişti. Burada daha önceki filmlerin kritiklerine girmeyeceğim (en azından şimdilik!).

Bu defa dizi şeklinde işlenen Spartacus'un hikayesi yakın dönemin en başarılı dizilerinden Rome gerçekliğinden oldukça uzak. Bazı noktalarda tamamen bilinen/kabul edilen tarihe bağlı kalmakla beraber pek çok noktada tamamen fantazi öğelerle bezeli bir dizi. Yine de eğlenceli; ve o döneme ait dizileri/filmleri siz de benim kadar seviyorsanız seyrederken oldukça keyif alabilirsiniz.


Açıkçası gereksiz ve sanallığıyla diziden soğutan kan gölü sahneleri ve ergenlik çağı izleyicilerine yönelik havası yaratan yerli yersiz cinsellik görüntüleri dizinin en büyük eksileri. Behlül'le Bihter'in RTÜK'ten uyarı aldığı bir ortamda dizinin mevcut haliyle ulusal bir kanalda yayınlanma şansı cehennemdeki bir kartopunun hayatta kalma şansı kadar. İzleyenleri kendi skalamızla +16 diyerek uyaralım.


Dizinin yapımcılarından Sam Raimi'yi pek çok korku filmi, Xena ve Hercules dizilerinden hatırlayabilirsiniz. Spartacus rolündeki Andy Whitfield'in daha önce dikkate değer bir çalışması yok. Batiatus rolündeki John Hannah'yı en iyi Mummy filmlerindeki aç gözlü, sakar ve komik erkek kardeş rolünden hatırlayacaksınız. Lucy Lawless ise Xena: Warrior Princess dizisinin kahramanı ve bu dizide Batiatus'un karısı Lucretia rolünde. Genel olarak oyunculuk konusunda bu ikilinin diğerleri yanında çok parladığını söyleyebiliriz.


Dizinin ilk bölümü biraz da Rome'un yarattığı yüksek beklenti nedeniyle hayalkırıklığı yaratsa da, ilerleyen bölümlerde konunun daha zenginleştiğini ve dizinin daha keyifli ve derli toplu bir hal aldığını söylemek mümkün.